10/12/2009 - ÇAY'DA ÇIRA MI YOKSA BİZİM SIRA MI? |
ÇAY'DA ÇIRA MI YOKSA BİZİM SIRA MI? Rize'nin henüz tam bir alternatifi oluşmamış çaya dayalı bir ekonomik yapıya sahip olduğu herkesin malumudur. Çayın sorunları, hem mevcut yapı içinde, hem de yeni yapılanmalarla inceden inceye ele alınmak zorundadır. Bugünlerde Rizelileri çok ilgilendiren yasa hazırlık çalışmaları gündemimizi doldurmaya başladı. Bir yandan Çaykur Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı bir yasa taslağından, öbür yandan Rize Ticaret Borsası Meclis Başkanı Resul Okumuş'un hazırlanmasında bulunup tanıtım ve benimsetme çalışmalarını yoğunlaştırdığı diğer bir taslaktan bahsedilmektedir. Ankara Rize Dernekleri Federasyonu'ndaki bilgilendirme ve müzakere toplantısına katılarak ben de bilgi sahibi olmaya çalıştım. Katılımcıların soru ve endişelerini hakkıyla karşılayacak bir durumu açıkça gözlemleyemedim. Adalet Bakanlığı Kanun ve Kararlar Genel Müdürlüğü'nde Kanunlar Daire Başkanı olan hemşehrimiz Zeki Yıldırım da toplantıya katılarak aydınlatıcı bilgiler sundu. Hakim Yıldırım, gerçi elinden geçen taslağı lehte ve aleyhte olan görüşleri de dikkate alarak değerlendirmiş ve kendi görüşüyle birlikte üstlerine sunmuştu. Ama bir Rizeli olarak yeni edinmiş olduğu bilgiler ışığında da taslak hakkında doyurucu bilgileri katılımcılarla paylaşmış oldu. Sayın Yıldırım'ın belirttiği gibi, tasarı taslakları belli bir sürecin sonunda, katılımcı, çoğulcu bir hazırlıkla oluşturulmaya çalışılmalıdır. Oluşturulan ehil bir komisyon çoğulcu ortamda değerlendirme yapar, tasarıyı ilgili bütün kurumlara gönderir, onlardan katkı ister. Bundan sonradır ki taslak Bakanlık, Başbakanlık kanalıyla meclise geçer. Maltepe Üniversitesi'ndeki bir yayında bu tasarının sadece Dr. Hamit Vanlı tarafından hazırlandığının belirtilmesi büyük talihsizlik olmuştur. Bir hakim gözüyle incelendiğinde kanuna ait kilit taşlarının etkili olmadığı izlenimi edinilmektedir. Tasarı hazırlanırken hukuki sonuçlar, teknik boyutlar, sosyal sonuçlar, ekonomik boyutlar, siyasi boyutlar ve psikolojik etkisi mutlaka düşünülmelidir. Sayın Yıldırım'ın çok açık şekilde vurguladığı gibi, tasarı teknik olarak ''mevzuat hazırlama usul ve esasları''na uygun hazırlanmamıştır. Türkçeyi koruma kanuna da uymuyor. Bu, ancak bir tasarı taslağıdır. Oda ( RTSO) ancak tasarı teklifi sunabilir. Oysa burada çift tasarı söz konusudur. Bazı yerler Çaykur tarafından hazırlanan taslaktan değiştirilerek alınmış, konu bütünlüğü bozulmuştur. Öte yandan tasarının tanımlarında ve içeriğinde çelişkiler vardır. İfadeler anlaşılmıyor. Yeşil çay ve kuru çay üreticisi, özel sektör olarak görünüyor. Çaykur'un dışlandığı izlenimi veriliyor. Tasarı, müstahsilin korunmasında açıklık getirmiyor. Özel sektörde finansal izleme tedbiri düşünülmemiş. Yaratılacak borsa spekülasyona açıktır, zayıf firmalara dikkat yöneltmemektedir. Öngörülen para cezaları ölçülülük ilkesine aykırı olarak çok ağırdır. Yönetmelik hazırlanması belirsizlik taşımaktadır. Çay İhtisas Borsa'sının bir kamu kuruluşu olması zorunludur. A.Ş. ise Ticaret Kanununa tabi olacaktır. Hakim Yıldırım, üç konuda tasarının Anayasa'ya aykırılık taşıdığını tespit etti. Anayasa'nın 160. ve 165. maddesine göre üst kurulun TBMM'nin denetimine açık olması gerekir. 7. Maddede yer alan idare kuruluş ve görevleri bir bütündür, gözetilmediğinden iptal nedenidir. 8. Maddede zikredilen kurul personelinin durumu Anayasa'nın 128. maddesine aykırıdır. Taslağın 11. maddesinde, arama yetkisinin ancak yargı eli ile kullanılacağı göz ardı edilerek özel sektör için hukuki mekanizma düşünülmemiştir. Bu doyurucu açıklama sonrasında Resul Okumuş, cevaben sadece taslağın 20 kişilik bir grupla hazırlandığını belirtti. Eksikliklerin düzeltileceğini sandıklarını ifade etti. Müzakereye katkı koyan Bahattin Bozkurt, çay için bir kanuna gerek vardır, dedi. Ancak kanunun içeriğinin çiftçiyi koruması gerektiğini, yasalaşma süreci açısından ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığına gelmesinin uygun olacağını vurguladı. Görüş açıklayan Tuncer Ergüven de, yazılı olarak katkı koyduğu tasarıda tedirginliklerinin doğrulandığını ileri sürdü. Esasen bir kanun vardır ve Bakanlık görevlerini yerine getirmemektedir..Çaykur taslağı bundan da kötüdür. Kurul, özerk olmalı ve taslakta fiyatın (maliyet+%30) gibi bir kriterle belirlenmesi sağlanmalıdır. Makina Mühendisi Cem Kazmaz ise, Çaykur'un rehabilitasyonunun taslakta olmadığını, 1 Milyar dolarlık çay piyasamızın iştah kabarttığını, borsada ilgi analizi yapılmadığını, Çaykur'un yeni broker'ler almak zorunda kalacağını ve çiftçiye ek yük bineceğini dile getirdi. Avukat Adnan Kurtuluş da, taslağın Anayasa'daki eşitlik ilkesine de ters olduğunu ekledi. Çay alım yeri standardı yok. Çeşitli yönlerden mülkiyet hakkına, kaçakçılık kanununa, Türk Ceza Kanununa, Borçlar Kanununa ve Dernekler Kanununa da aykırı bir taslaktır, diye görüşünü açıkladı. Söz alan Ahmet Adanır, bir örnekleme ile kanaatini ifade etti. TPAO'dan habersiz petrol kanunu çıkarmaya kalkışan EPDK başaramamıştır. Tıpkı o şekilde Çaykur'suz taslak yapılamayacağı gibi, Çaykur'un yeniden yapılandırılması gerçekleştirilmeden de taslak anlamsızdır. Hemşin Dernek Başkanı Musa Abay, eleştirinin en sertini ortaya koydu. Abay'a göre, Taslakta müstahsil temsilcisi yetersizdir. Kurul çok yetkili ve çiftçinin sırtında kamburdur. Kurul üyelerinin özlük hakları aşırıdır. % 1,5'luk fahiş komisyon çiftçiyi kartellere teslim ve mahkum eder. 10. maddede önlemler yetersiz olduğundan, 17.maddede yaş çay üreticisi korunmuyor. Yeni pazarlar hayal edilirken yerli pazarı kaybedebiliriz. İdari cezalar ağırdır. Bu taslağın sosyal tarafı yoktur. Çayda kaliteyi arttırmak ve organik çaya yönelmek gereklidir. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı Adnan Kırali, hakim Zeki Yıldırım gibi düşündüğünü ve ona teşekkür ettiğini belirterek, ihtisas borsası bu kanun taslağına girmemelidir, diye görüş açıkladı. Çalışma Bakanlığı Başmüfettişi Şakir Aksu, dernekler olarak sosyal sorumluluk bilincini duyumsayarak hareket etmenin gerekliliğini vurguladı. Selahattin Turhal ve Hızır İnan da kaygılarını belirttiler. Toplantıyı izleyenlerin daha sonraki değerlendirmelerinden anlıyoruz ki ekonomik yönden kan kaybeden Rize, yeni bedeller ödemeye zorlanmaktadır. Çaykur, 1950'den günümüze kadar toplam 60 Milyar dolarlık bir katkıyı Rize ve dolayısıyla ülke ekonomisine verdiği halde Rize'de kişi başına düşen milli gelir 3500 dolardan 2000 dolara düşerek gerilemiştir, yani Rizeli ortalama olarak bile fakirleşmiştir. Sadece yaş çayı toplayıp satmaktan ibaret bir işlem çiftçimize bir şey kazandırmaz. Kaliteyi Türk Gıda Kodeksine uygun hale getirmeli, 6,5 kg yaş çaydan 1 kg. kuru çay değil, 5 kg. yaş çaydan 1 kg. kuru çay üretecek kriterler yakalanmalıdır. Her şeyden önce yöremizde bilinçli bir çay kültürü yerleştirilip hayata geçirilmelidir. Çay Borsası'nda satıcılar birbiriyle değil, alıcılar rekabet ettirilebilirse çiftçi ve üretici kazançlı çıkabilir. Artık herkes görüyor ve biliyor ki nasıl pamuk, pancar, tütün, fıstık için üst kurullar kurularak o sahalarda özelleştirmeler sağlanmışsa, bu yasa taslağıyla da ancak böylesine bir amaca hizmet edilmiş olacaktır. Esasen taslakta düşünülen Çay Denetleme ve Düzenleme Kurulu'nun yapısı da, aynen Şeker Üst Kurulu'ndan alınmıştır. Elbette yapılacak düzenlemelerle Rizeli ve Doğu Karadenizliler için sevinip horon yahut çayda çıra oynayacak bir ortam hazırlanmayacaktır. Şimdi sıra çaydadır, çay da bedel ödemek zorunda kalacak, küresel yapılanmaya ayak uydurmaya alıştırılacaktır. Böyle bir hazırlığın içinde ne derece müstahsilin, yahut ilgili tarafların adilane temsil edileceği pek o kadar da fazla bir önem taşımamaktadır. Onun için çayda çıra mı yoksa bizim sıra mı diyoruz. İyileştirilemeyen çay yüzünden çıramız da yanabilir, sıramız da... Çıramız yanmadan sıramızı savabilmeyi çok isterdim. Selam ve saygılarımla...
|
|
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/12/2009 - ÖMER LÜTFİ METE'NİN ARDINDAN |
ÖMER LÜTFİ METE'NİN ARDINDAN Türk Edebiyatının usta kalemi Ömer Lütfi Mete Ağabeyimizi 18 Kasım'da kaybettik. Kendisinin milletimizin hafızasında silinmez izler bıraktığına şüphe yoktur. Eminiz ki asırlarca hatırlanacak değerde eserleriyle aramızda yaşayacak, kendisinden bahsedilmesini sağlayacaktır. 1950 yılında Rize'nin İyidere ilçesinden başlayan hayat serüveni ona elli dokuz yıllık bir ömür yaşatmıştır. Kur'an kurslarında yetişmiş, Kur'an kursu hocalığına geçmiş ve imam olarak da cemaatler huzurunda irşad edici görevini sürdürmüştür. Öğretmek, hep yeni şeyleri öğrenmeyi gerektirdiğinden, İstanbul'da iktisat okumaya kalkışmış, kısa yoldan hayatını idame ettirmek için daha sonra o eğitimden vazgeçmiş ve Eğitim Enstitüsüne devam ederek bitirmiştir. Belli bir süre edebiyat öğretmenliği de yapmış, bu arada gazeteciliğe de devam etmiştir. Matbaadan başlayarak yayın hayatının her safhasında deneyim kazanmak suretiyle eserlerini de vermeye başlamıştır..Kısacası, feleğin çemberinden geçmiş, toplumun her kesimiyle teması olmuş bir şahsiyet haline gelmiştir. Ömer Lütfi Mete, daha şimdiden anılmaya başlanmıştır. Ankara Rize Dernekleri Federasyonu'nda 3 Aralık 2009 cuma akşamı saat 19.00'da onun ruhuna Yasin-i şerif okutularak katılanların onun hakkında kısa hatıralar anlatması sağlanmıştır. Eminim ki pek çok Cuma akşamları mut'ad olduğu şekilde evlerinde Yasin okuyan Rizeli aileler, dua kısmında dağıtılan sevaplardan onu da eksik etmeyeceklerdir. Çünkü o, gerçekten milli hassasiyetlerimizin bir temsilcisi olarak üzerine düşen görevi hakkıyla yerine getirmiş bahtiyar kullardan bir tanesidir. RDF Başkanı Süleyman Basa, Mete'nin bir dernek üyesi olduğunu ve baki kalan gökkubbede hoş bir sada bıraktığını ifade ederek, alışılmış anmalardan birini daha böylece gerçekleştirdiğimizi belirtmiştir. Ankara'daki katılımcı Rizeliler arasında bulunan Gümrük Müsteşarı Maksut Mete, Pazar Eğitim Vakfı Başkanı Cevat Çiçek, Kalkandereliler Dernek Başkanı İdris Kansız, işadamı Nihat Bozkurt, Karadeniz TV sahibi Zihni Cinan, Tufan Karadeniz, Hentbol Federayonu Genel Sekreteri B. Mutlu Kadıoğlu, Hemşin Derneği Başkanı Musa Abay, Mehmet Demircioğlu, Kamil Günaydın, Prof.Dr. Reşat Kasap, yazar Dursun Kuveloğlu, Çayeli Dernek Başkanı Fatih İslam Karaoğlu bazı özgün bilgileri hemşehrileri ile paylaşmış, değerlendirme ve hatıralarını nakletmişlerdir. Müsteşar Maksut Mete, yakın akrabası olan Ö.L.Mete'nin hayatın pek çok zorlukları arasından yılmadan çıktığını ve kendisini yetiştirmeyi başararak milleti de yetiştirebilecek bir düzeye eriştiğini vurguladı: ''Ömer Lütfi Mete, her sahada birikimiyle söz söyleyebilen ve kalem oynatan bir değer olmuştur. En riskli yorumları en zor şartlarda cesaretle yapabilmiş, çağırıldığı yurdun her köşesinde konuşma yapmaktan geri kalmamış, televizyon ve radyolarda doğruları anlatmaya gayret sarfetmiştir. Biz onun yakını olmaktan gururluyuz, ama o bütün milletimize mal olmuş ortak bir değerimiz olmuştur. Onun Allah'ın rahmetine ve Peygamberimizin şefaatine nail olmasını diliyorum. Hepimizin başı sağ olsun diyorum.'' dedi. Cevat Çiçek de, böylesine birikimli bir değerin öldükten sonra olduğu gibi, özellikle sağlığında daha çok ilgiyi haketmiş olduğunu vurgulayarak milletçe malul olduğumuz bir zaafımızı dile getirdi. Fatih İslam Karaoğlu, yazarımızın biyografisini anlattıktan sonra ''Üç Ayak Bir Şafak'' adlı şiirini seslendirdi. Yazar Dursun Kuveloğlu, aynı yayıevinden kitaplarının çıktığını, kendisine onu okuyarak yetiştiği halde, şimdi onun gibi kitap yazmaya başladığını söyleyince çok sevinip bizim de öğrenecek çok şeyimiz var dediğini ve her zaman arka cebinde bir takke ve ince seccade taşıdığını anlattı: ''O, gerçek bir müm'indi. Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan bir er kişiydi. Kimse onun inançlarından taviz verdiğini, çıkar için eğilip büküldüğünü görmemiştir. Allah rahmet eylesin.'' Ömer Lütfi Mete, Ekmek Teknesi, Bizim Ev, Deliyürek, Kurtlar Vadisi gibi dizi senarstliği yanında, Ahmet BEDEVİ, Veysel KARANİ gib din ulularının hayatının geniş kesimlerce bilinmesini sağlamış bir kalem olarak, kendisinden Mevlana'nın hayatı ve mesnevisini yorumlaması beklenen yegane kişiydi. 1970'li yılların Türkiyesi'nde yaşanan dramı Çığlığın Ardı Çığlık romanıyla, Emine Işınsu'nun Sancı'sı gibi hafızalara kazımıştır. O yıllardaki duygusunu kim paylaşmaz: ''Yarına safra/Vurguna şifre/Zengine sofra/Yoksula tafra/Bu çağın düzeni/Bu çağın düzeni/ Olmaz olsun/ Alçağın düzeni!...'' 12 Eylül'de harcanan gençliğimiz için de soylu bir ağıt yakmıştır. ''Üç ayak/Bir şafak/Birkaç sefil/Gözde nesil/Yırtılan nazlı sancak/Gözüme bağlı mendil Ben kırk kere İsmail/Babam İbrahim değil/Babam ortada mutlak/Babam adil/Babam katil'' Çizme romanından aynı adla gerçekleştirilen filmi 80'li yıllarda ilk defa tabii mekanı olan İkizdere'de çektirmiştir. İkizdere Cezaevi olan Fundukluk'taki sahnelerin çekilebilmesi ancak onun adının tılsımı sayesinde hayat bulabilmiştir. Bu film, özellikle Rizeliler tarafından yeniden seyredilmelidir. Ömer Lütfi Mete, rakik bir kalbe sahipti. Hz. Ömer'in celadet ve huşunetini taşımanın yanında, Lütfi adının yansıması olan en keskin görüşü latif bir biçimde sunma becerisini de hep göstermiştir. İlk kalp krizini geçirdiği birinci rahatsızlıktan sonra yanına geçmiş olsun dileklerini sunmak için gelen hemşehrisi bir memura uğradığı haksızlığı sormuş ve yazdığı ilk makalesinde Avrupa Birliği Sürecindeki ilerleme raporunun değil, kişi hak ve özgürlüklerinin korunmasının daha önemli olduğunu ifade etmekten sakınmamıştır. Bir köylü çocuğu olarak içine girdiği büyük şehirden olumsuz etkilenmemeyi başarmıştır. Bu duygularını şöyle dile getirmiştir: ''Bu şehir girdap gülüm/Girdapta mehtap gülüm/ Feleğin bir suyu var/ Su değil kezzap gülüm/Feleğe dayandım gülüm/ Öldüm de uyandım'' Hakkında yazılanların şimdiden bir kitap oluşturacak kadar çoğaldığı Ömer Lütfi Mete'ye Allah'tan rahmet diliyor, genç neslin önünde dupduru bir kaynak olarak kendisinden günbegün yararlanılmasını tavsiye ediyorum. Selam ve saygılarımla...
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/12/2009 - BEN DE ANLATAMADIM! |
| BEN DE ANLATAMADIM |
|
Zamane insanı dinlemese de
Tatmayan kimseye bal anlatılmaz.
Felek kahpe, devran böyle dese de
Halden bilmezlere hal anlatılmaz..
Kiminde pusula ibresi kayık
Kiminin rotası, kıblesi kayık
Karşıya çıkar mı salimen kayık?
Girdaba düşene sal anlatılmaz.
Aç hürler, sefiller, zenginler varmış
Nasipler kaderde olan kadarmış
Sokak köpekleri kemik yalarmış,
Dağın Bozkurduna yal anlatılmaz!...
Buna mı diyorlar çağın düzeni?
Aslansız ormanın, dağın düzeni!...
Olmaz olsun ol alçağın düzeni!...
Şen-şakrak kuzuya al anlatılmaz!...
Hayat memat olur, ondan da acı:
Odun saplı balta keser ağacı.
Kim kime olacak hayır duacı?
Köke saldırana dal anlatılmaz!
Bakar körler görse parlak güneşi
Kuyuda bırakır kokutan leşi
Sarsıp yakasından Eyüp kardeşi,
''İster git, istersen kal!.'' anlatılmaz...
Yoluna da semiz kazlar yoluna
-Canım kurban ol Habib'in yoluna-
Dedem Korkut aydur: ''Oğuz oğluna
Masal, maval, martaval anlatılmaz!..''
|
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
24/11/2009 - MÜELLİMLERE DEĞİL, MUALLİMLERE SELAM OLSUN! |
MÜELLİMLERE DEĞİL, MUALLİMLERE SELAM OLSUN!
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk; ''Muallimler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır!'' diyerek öğretmenlerin yüklendikleri büyük sorumluluğu ve görevi işaret etmiştir. Gerçekten öğretmenler mevcut sistemlerin devamı için olduğu kadar yeni temellenen sistemlerin gelişip kökleşmesi için de vazgeçilemez meslek mensuplarıdır. Bir cihan imparatorluğunun, Devlet-i Aliye olan Osmanlı Devleti'nin çağın gelişmelerine ayak uyduramayarak çökmesinin ardından, adeta onun külleri üzerinden yeni bir biçimde doğmasını sağladığı Türkiye Cumhuriyeti ile milletimiz henüz ölmediğini, ama istiklal ve hürriyet olmadan yaşayamayacağını düvel-i muazzama ile birlikte bütün cihana göstermiştir. Atatürk, bu sonucun elde edilmesinde baş komutan ve önder olduğu gibi, aynı zamanda ortaya çıkan eserin yaşatılmasında uzak görüşlü bilgeliklerini milletine miras bırakan Bilge Kağan benzeri bir ''başöğretmen''dir. Nitekim Atatürk, ülkemizdeki bu her bakımdan çok gerekli yenileşme ve gelişme hamlelerinin başlatıcı ilk ivmesini sağlayan başlıca etkendir. Öğretmenlerimiz bu geçiş sürecinde çok büyük rol oynamışlardır. Çok sert reformlarla (inkılap) miletimiz kılık-kıyafet ve dolayısıyla kabuk değiştirirken, takvim, ölçü sistemleri ve alfabe de değiştirmiş olduğundan, öğretmenlerimiz geçmişten günümüze biriktirilerek taşınan milli kültür hazinelerini yeni nesle aktarmanın zorluğunu yaşamışlardır. Hele Atatürk sonrası 1938-1950 döneminde Yunan ve Batı Klasikleri çok önemsenerek kültür köklerimiz aşırı ölçüde zayıflatılmıştır. Sonraki dönemlerde Doğu Klasikleri ve Bin Temel Eser serileri yeni özendirici yönelişlere alt yapı oluşturmuştur. Aydınlarımızın ideolojiler arasında militanca tutuşlara saplanarak savrulması öğretmenlerimiz arasında da bir zihni ve fikri travma meydana getirmiştir. Bülent Ecevit'in hükümferma olduğu bir vahim dönemde Marksist çığırtkanlıkları tescilli diye üç ayda öğretmen yetiştirme bahtsızlığı bu aziz millete yaşattırılmıştır. Milli Eğitim camiamız hizmet içi eğitimlerle hala bu kitleleşmiş olumsuzlukları massedebilmiş, bünyesinde sindirip içselleştirebilmiş değildir. Eli öpülesi öğretmenlerimiz, öğrencilerine kıyabilecek gaddarlıkları sergileyebilen meslektaşlarını da üzüntüyle müşahede etmişlerdir. ''Eti senin, kemiği benim'' denilerek ölesiye güven duyulan öğretmenler arasından bazıları, maalesef, büyük bir millet kesimince hasım görülecek konuma da düşebilmişlerdir. Öğretmenler öğretmeni S. Ahmet Arvasi'nin tanımıyla bir kesit öğretmen; milletimizin bağrında, harim-i ismetinde muallim (ilim öğreten) değil, müellim (elem veren) bir yara oluşturabilmiştir. Bugün kırklı ve ellili yaşlarda olanlar, ''hem muallim hem de müellim'' öğretmen örneklerini çok iyi hatırlarlar. Biz, kendi ideolojisine ters yorum yapıyor diye öğrencisine zayıf verip zulmeden öğretmenleri değil; ''fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür'' nesilleri özendirip hoşgörü ile yönlendiren öğretmenleri hala saygı ile yadediyoruz. Yine biz, kalem, defter alacak imkandan yoksun olduğu halde niçin deftersiz geldiğini dayak sebebi yapan müellimleri değil, kendi kıt ve kısıtlı imkanlarıyla böylesi çocukların gururunu kırmadan çareler üretmeye çalışan muallimleri unutamıyoruz. Keza biz, velisiz çocuklara vasilik yapmaya çalışan, dersi bırakacak çocukları okula bağlama yolları arayan, yolda,çarşıda ve evlerinde öğrencilerinin vakitlerini değerlendirme durumlarını denetleyip iyiye, güzele, doğruya sevkeden fedakar öğretmenlere çok şey borçlu olduğumuzu gayet iyi biliyoruz. Bugün her sahada olduğu gibi, eğitim konusunda da yeni bir baharın eşiğinde olmalıyız. Milletimizi çağlar üzerinden sıçratıp uygarlık yarışında en ön safa geçirtmek; ancak milletimizin ruh ve iman köküne bağlı, ülkü sahibi nesiller yetiştirecek fedakar ve donanımlı öğretmenler eliyle mümkün olacaktır. Bugünkü durumumuzu borçlu olduğumuz ve hayal kurduğumuz geleceğin inşasında kendilerinden ümit beslediğimiz eli öpülesi sevgili öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü en kalbi duygularımla kutluyorum. Selam ve saygılarımla… |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
dereden tepeden,inceden yüceden birşeyleri toplayıp paylaşmak amacıyla oluşturulmuştur.Tam bir denemedir...
Kategoriler
Arkadaşlarım
• Blogcu Yardım
|